4 Aralık 2009 Cuma

"Matrak Adamlar" (Funny People) gerçekten matrak mı?

(Not: Filmi izlemeyenler ve izlemek isteyenler okumasın. Okursanız da bana küfretmeyin, uyardım çünkü.)

"Judd Apatow" desem belki size birşey ifade etmeyebilir, ama yazar/yapımcı/yönetmen olarak yer aldığı projelerden birkaçını sayarsam hakkında genel bir fikir edinmiş olursunuz sanırım: Cable Guy, The 40-Year-Old Virgin, Knocked Up, Forgetting Sarah Marshall, Drillbit Taylor, Pineapple Express vs.

Bu filmlerin ortak noktası nedir peki? Komedi filmi olmaları tabii ki. Kendisi "yetişkin komedilerini kurtaran adam" olarak gördüğüm bir şahsiyettir. Ben Stiller'ın zeki ve iğneleyici komedilerinin de hakkını yememek lazım bu arada. Bu iki dahiye çok şey borçluyum. Ne zaman kendimi kötü hissetsem onların filmlerine koşup gülmüşümdür. Keyfimi yerine getiren, İngilizce "feel good", Türkçe ise "kendini iyi hisset" olarak tabir edilen filmlerdir bunlar.

Ama gelin görün ki aynı şey "Funny People" için geçerli olmadı ne yazık ki. Neden mi? Çünkü Judd Apatow'un, içinde "Funny" (eğlenceli, komik, matrak) kelimesi geçen tek filmi olmasına karşın bu film onun yaptığı en ciddi ve gerçekçi film. İnsana tokat misali çarpması da cabası.

Bunları yazmanın sebebi filmi kötülemek değil. Aksine film harika. Ama bir komedi filmi seyretme niyetiyle izlerseniz hayal kırıklığına uğramanız mümkün. Komedi filmi izleyeceğiniz hissiyatını uyandıran ilk adım filmin fragmanı. Bu noktada, "A Knight's Tale" (Şövalye) filmiyle tam bir tezat söz konusu. "A Knight's Tale"'in fragmanını görünce ciddi bir film izleyeceğinizi sanmanıza rağmen absürd sahneler ve hikayelerle dolu bir film izliyorsunuz. Yine de bu durum filmin güzelliğini bozmuyor, aksine kendinizi filmin ritmine bırakırsanız epey bir keyif alacağınız da garanti. Merhum Heath Ledger'ı farklı bir rolde görmek de insanı sevindiren unsurlardan biri.

Peki "Funny People"'ın fragmanı? Özetle, Amerika'nın en başarılı stand-up komedyeninin (George, oynayan Adam Sandler) ölümcül bir hastalığa yakalandığını, bu esnada kendine bir yardımcı tuttuğunu (Ira, oynayan Seth Rogen, kendisi Judd Apatow'un demirbaşı oldu artık), hayatın değerini anladığını ve yapamadığı şeyleri yapmak için kolları sıvadığını görüyoruz. Zaten herkes hayatın değerini ölümcül bir hastalığa yakalanınca anlamaz mı? (Bu noktada, "The Guitar" filmini de şiddetle tavsiye ederim.) Peki sonra ne oluyor fragmanda? George, eski sevgilisi ve hala unutamadığı tek aşkı Laura'ya (oynayan Leslie Mann, kendisi Judd Apatow'un karısı olur) haber uçuruyor. Ama Laura, Clarke (oynayan Eric Bana, baba rolleri kendisine çok yakışır, Troy ve Munich'i hatırlayın) ile evlidir ve iki de tatlı mı tatlı kızları vardır (bu kızlar, Judd ve Leslie'nin gerçek çocukları). Ardından George, Ira'yı da yanına alarak sevdiği kadını geri kazanmaya çalışır.

Fragman ve filmin özeti kısaca böyle (epey bir parantezli açıklama oldu, bu da dahil). İzleyeceğimiz filmin komedi olduğu, filmin bitiminde ise ana karakterimiz George'un ölümü yenip sevdiği kadını geri alacağını sanıp herşeyin mutlu sona varacağını düşünüyoruz. Peki öyle mi oluyor? Tabiri caizse, nah!

Baştan başlayalım.

Filmin başında yirmili yaşlarındaki George'u görürüz. Telefonla tanımadığı kişilere şaka yapmaktadır. Göremememize rağmen yanında en az iki kişi daha olduğunu gülüşme seslerinden anlarız. Bu ufak ve boktan apartman dairesinde George'un keyfi yerindedir. Gülüşü içtendir. Arkadaşlarıyla beraberdir. Kısacası mutludur.

Sonraki sahnede ise kırklı yaşlarındaki George'u görürüz. Artık başarılı bir komedyendir, hayvan gibi zengindir, güzel bir okyanus manzarasına sahip devasa bir malikanede kalır. Ama tek bir sorun vardır. Artık suratı asıktır, gülüşü içten değildir, tek başınadır. Kısacası mutsuzdur.

Judd Apatow, bu noktada paranın ve şöhretin mutluluk getirmediği klişesine girmiştir. Ama klişe olmasına rağmen gerçek değil midir bu? İnsanlar, parayla ve duvarlarla mı konuşacaklar? Bilmem kaç ekran televizyonun sesiyle mi uyanacaklar?

Aynı gün George, ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenir ve zaten boktan olan dünyası daha da boktanlaşır.

Diğer yandan, Ira karakterini görürüz. Tıpkı George'un gençliği gibidir. İki ev arkadaşıyla kalır, kanepede yatar ve komedyen olmak için çabalar. Yine de mutludur. İyi bir insan olduğu, etrafındakilere davranışı ve konuşmasından bellidir (yine de insan olduğu için kusurludur ve bir noktada en yakın arkadaşını kazıklar).

Şans eseri, bir gece George, Ira'nın gösterisini izler ve onu, kendine espriler yazması ve asistanı olması için tutar (aslında kendine bir arkadaş satın almaktadır, yanında biri olmasını ister). Bu, Ira için mükemmel bir şeydir, çünkü çocukluğundan beri George'un gösterilerini ve filmlerini izleyerek büyümüştür. George, onun idolüdür.

Bu noktadan sonra, o şaşaalı görünen hayatında George'un ne kadar yalnız ve zavallı olduğunu görürüz. Kimseyi sevmez, etrafındakilere formalite icabı davranır, kadınları mal gibi kullanır ve sonra tek başına kalır (hatta Ira'nın yanındaki kızı da götürür hayvan herif).

Ama bu sahneden hemen sonra George'un, Amerika'nın en komik adamı olmasına ve hayatının çoookkk mutluymuş gibi lanse edilmesine rağmen ne kadar mutsuz ve yalnız olduğunu görürüz. Yatağının hemen yanında bir sandalye vardır. Ira'dan şunu ister: "Otur şuraya. Ben uyuyana kadar yanımda kal ve bana birşeyler anlat. Ne olursa olsun, anlat işte." Yanında biri olduğunu hissetmeden uyuyamamaktadır.

Bu sahne, George'un iç dünyasını en güzel anlatan sahnedir. O ana kadar gıpta ile baktığımız ve ölümcül bir hastalığa yakalanmış olmasına rağmen bu kadar üzülmediğimiz George'a ilk olarak bu sahnede acırız. Karakterindeki olumsuzluklara rağmen (en başta bencillik geliyor) George'u sevmeye başlarız. İşte filmin, komedi filmi olmadığını en güzel anlatan sahne, bu sahnedir. Baştan sona Adam Sandler'ın harika bir performans sergilediği filmde, bu sahnedeki performansa ayrıca dikkat. Sadece yatakta yatıyor olmasına rağmen, sesiyle ve mimikleriyle iç dünyasını bize başarıyla yansıtabilmiştir.

Bu, beklemediğimiz bir şoktur. Çünkü bu adamın matrak olması, bizi güldürmesi gerekmektedir. Ama hayır. Judd Apatow, görünenin altındakini, mal mülkle paketlenmiş sahte hayatların aslında ne kadar acınası olduğunu, insanların bu kadar gösteriş yapmasının sebebinin mutsuzluklarını gizlemek amacını taşıdığını hiç çekinmeden göstermektedir. Belki göstermekten ziyade gözümüze sokmaktadır da diyebiliriz, ama bunun farkında olmayan öküzlerin buna ihtiyacı olduğunu da bilmektedir elbette.

George, tek aşkı ve asla unutamadığı kadına, yani Laura'ya hasta olduğunu söyler. Laura, evlidir ve iki de çocuğu vardır. Yine de George'u görmeye gelir. Buradaki konuşmaları, zamanında (ve belki de hala) birbirlerini ne kadar sevdiklerini ve birbirlerini ne kadar iyi tanıdıklarını göstermesi açısından da ders niteliğindedir. Ama tabii ki kadın, her zaman olduğu gibi mantıklı davranıp ailesini bırakmaz.

Bir süre sonra George, hastalığının deneysel ilaçlarla geçtiğini öğrenir. Ama bunu Laura'ya söylemez. Çünkü hastalığı yüzünden onunla yeniden yakınlaşmıştır. Onu tekrar kaybetmek istemez. Bu davranışı her ne kadar anlayabilsek de yapılmaması gereken birşeydir, çünkü kadın evlidir.

Bu esnada Ira ve George turneye çıkarlar. Laura da gösteriyi izlemeye gelir. George'un iyileştiğini Laura'ya söylemediğini anlayan Ira, George'u eleştirir. George yakalanmıştır. Bu haberi Laura'ya Ira'nın vermesini istemekten başka şansı kalmaz (kısacası bu sahnede çok güzel kıvırır). Laura haberi almasına rağmen kızmaz. O da George'la yeniden beraber olmayı sever ve kaybetmek istemez.

Şimdi bu noktada, romantik filmlerin klasik şablonuna bir bakmak lazım: "Erkek ve kız tanışır, beraberlik başlar, erkek ve kız ayrılır, erkek kızı tekrar elde etmeye çalışır, filmin sonunda erkek kızı elde eder".

George da bu yolda çalışmalarına başlar. Laura'yı elde etmeye kararlıdır. Ira'nın uyarılarına rağmen Laura'yla beraber olur. Sonrasında tabii ki ortalık karışır ve Laura ile kocası ayrılma noktasına gelir. Laura, George'a kocasından ayrılacağını ve onunla yaşamaya başlayacağını söyler. Tam bu esnada Judd Apatow çok keskin bir dönüş yapıp bize tokadı patlatıyor.

Herşeyin koptuğu sahnede George ve Ira, Laura'nın kocası tarafından tekme tokat dövülür. Kavga esnasında Judd Apatow, evliliği sert bir şekilde eleştirmekten de geri kalmıyor. George, yaptıklarına bahane olarak, "Laura mutlu değil" dedikten sonra Laura'nın kocası cevabı hemen yapıştırıyor: "Evlilerin hiçbiri mutlu değil ki!"

Kavga bittikten sonra George Laura'ya şöyle sorar: "Beni mi seviyorsun, yoksa kocanı mı?" Biz Laura'nın George'u seçmesini bekleriz. Çünkü hep öyle olmamış mıdır? George, hastalıkla mücadele etmiş, ölümle burun buruna gelmiş, bunca sene yalnız kalmış, acı çekmiş ve Laura için dayak bile yemiştir. Yani kadını hak etmiştir, değil mi? Mantığımız, kocasını seçmesini söylerken, duygularımız George'u seçmesini ister. Sulu sepken romantik komedilerde sevenler, mücadele edenler, çaba gösterenler ve dayak yiyenler her zaman kazanır. Üstelik zamanında kocası Laura'yı aldatmıştır. Ama Laura, "Ben kocamı seviyorum," der ve evine gider. George, ve tabii ki seyirciler, tabiri caizse göt gibi kalmışızdır.

Burada güzel bir noktaya daha değiniyor Judd Apatow. Bir yanda başarılı, ünlü, malı mülkü, çuvalla parası olan ve bütün imkanlara sahip bir erkek (George), diğer tarafta hangi işi yapacağına hala karar verememiş ve fırsatları değerlendirmeye çalışan ve geleceği belirsiz bir erkek (Laura'nın kocası). İşte Judd Apatow'un alttan alta söylemek istediklerinden biri de budur: "Her kadının gözünü malla mülkle boyayamazsınız. Asıl sevilmeye değer olanlar da bu kadınlardır. Gidin böyle bir kadın bulun."

Kadınların paralı erkeklerin peşinden koşması ve paralı-parasız erkek ayrımı yapmalarını en güzel anlatan diyaloglardan biri de George tarafından Laura'ya söylenir: "Sen beni, herkes beni sevmeden önce sevmiştin." Paranın, şan ve şöhretin dezavantajlarından biri daha burada açık edilmektedir. Ünlü ve zengin olduktan sonra gelen kadınlar neye gelir? Bu noktadan sonra kadınlara nasıl güvenilir? George da bundan muzdariptir. Ünlü olduktan sonra kimseyi sevememiştir. Ama Laura da paralı George'u değil, parasız George'u sevmektedir.

Herşey olup bittikten sonra George, tek arkadaşı olan Ira'yla beraber çalışmaya devam eder. Maddi tatmini olan, ama maneviyatını hiçbir zaman tatmin edemeyecek bir George. Son sahnede onları oturup espriler üzerinde çalışırken görünce Ira'nın da birgün George gibi olmaması için dua etmekten başka çaremiz kalmaz... ve film biter.

Canımızı en çok yakan şey, filmin bu kadar ciddi ve gerçekçi olması. Dışardan bakılınca karakterlerin hepsi "funny"dir (eğlencelidir, matraktır). Ama hepsi de kusurludur. Zaten biz de öyle değil miyiz? İyi yanlarımız olmasına rağmen kusurlarımız yüzünden sürekli hata yapıp acı çekmiyor muyuz? Ve hatalarından ders alan kaç kişi var? "Funny People", bunu tüm çıplaklığıyla sunma cesaretini gösteriyor, suratımıza çarpıyor. Bu yüzden filme bir nebze de olsun kızıyoruz. Ama kızmak, gerçekleri değiştirmiyor.

Ayrıca filmin gerçek hayatla bağlantılarından birini de George'un hastalığını yenmesinde görüyoruz. Sanki bu noktadan sonra herşey güzel olacakmış gibi görünmesine rağmen Judd Apatow, "Saçmalamayın," diyor hepimize. "Hem ölümü yenip hem de sevdiğin kadına tekrar sahip olamazsın." (You can't have it all = Herşeye sahip olamazsın.)

Belki de Judd Apatow'un son sözleri şunlardır: "Elinizdekiyle yetinmeyi öğrenin ve başkalarının hayatını zora sokmayın. Zaten herkesin hayatı bir açıdan boktan, bir de siz daha da bok etmeyin."

Biraz da Bukowski'nin dediği gibi: "Zaaflarınızla yaşamayı öğrenin, buna hayat derler."

2 yorum:

dide dedi ki...

apatow gibi insanlar nerdeler peki?
hiç görmedim öyle insan ben, ama keşke filmi izlemiş olsaydım, büyük ihtimalle izleyemeyeceğim ama birkaç ay sonra belki.

Kuzgun dedi ki...

haklısın, apatow gibi insanların sayısı az ne yazık ki.. onlar da bir noktadan sonra ya mücadeleden vazgeçip sisteme ayak uydurmak zorunda kalıyorlar ya da benim gibi etrafta eblek eblek dolaşıyorlar.. :(